Kuşatma altında Öcalan çıkarması
- erkan kurukavak

- 26 Oca
- 3 dakikada okunur
Kürtlerin Kobani, Kamışlı, Haseke illeri Türkiye destekli cihadist grupların ablukası altındayken; yüzbinlerce insan elektriksiz, susuz, açlık ve ölümle karşı karşıyayken; Avrupa’nın tüm metropollerinde Kürtler teyakkuza geçmişken, aylardır haber alınamayan Öcalan bir daha siyaset sahnesine çıktı ve gündeme damgasını vurdu.
Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere ve DEM Parti grup başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in bir TV söyleşisinde anlattıklarına göre, bundan iki ay önce gerçekleşen AKP, MHP ve Dem Parti temsilcilerinin Öcalan’la yaptıkları görüşmenin tutanaklarında, Öcalan, ABD, İsrail ve İran eksenli projelerin Ortadoğu'da eş zamanlı ilerlediğini ve bu projelerin her birinin Kürt jeopolitiğini, kendi stratejik hedefleri doğrultusunda konumlandırmak istediğini belirtmiş, bu doğrultuda oluşturulmak istenen 'Kürt devletçiliğinin' de bölge halklarının özgürlüğü için değil; Ortadoğu’da yeni hegemonik düzenlerin kurulması için araçsallaştırıldığını dile getirmiştir.
Buna örnek ve emsal olarak, yine Mezopotamya Ajansı’nda Mehmet Aslan’la bir söyleşide PYD Eş Başkanı Salih Müslim’in “(Tom Barrack) Haşdi Şabi operasyonuna destek verirseniz, size yönelik saldırıları durdurabilirim’ teklifini iletmiş. Arkadaşlarımız bu teklifi reddederek, ‘Biz özgürlük savaşçılarıyız; kimsenin çetesi ya da paralı askeri olmayız” ifadesini verebiliriz.

Buraya kadar yazdıklarımızdan hareketle, konunun artık büyük bir Türkiye hayali olan ne SDG’nin Suriye’ye koşulsuz entegrasyonu ne de Suriye’de kısmen özerk bir yapıya sahip bir “Kürt devletçiği” olduğunu söyleyebiliriz. Öcalan’ın önceliğinin Suriye’ye de bir bütün olarak etki yapacak demokratik mücadele yolu olduğu anlaşılmaktadır.
Evet, bu belki milliyetçi raconun dışında, kitleleri pek heyecanlandırmayan bir durum ama politik rasyonalite şu dünya Konjonktüründe daha akıllıca bir tavır gerektiriyor belliki. Kaldı ki kitlelerini bayağı milliyetçi-dinci bir rajonla canlı tutmaya çalışan ülkelerin kepazelikleri ortada: iki yüzlülük, fesat, şer ve kibir.
Böyle toplumların bireylerinin kendini beğenmiş derin bir narsist kişi bozukluğu içerisinde, her türlü sosyal ve kültürel armoniden uzak, kendine ve ötekine yabancılaşmış, aslında kendini de beğenmeyen, kendisiyle sorunlu ve tüm olumsuzlukları, her türlü kötülüğü projeksiyon yoluyla diğerine yükleyen, onu olumsuzlaştıran oldukça aşağılık bir ideolojiden muzdarip oldukları ortada değil mi?
Bağlantısı çok farklı olabilir ama Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünün, dış projelere eklemlenerek değil, demokratik entegrasyon temelinde ele alınması gerektiğini özellikle vurguladığı belirtiliyor.
Suriye’de yer alan ABD, İsrail ve Türkiye gibi aktörlerle tek başına masanın bir tarafında oturan Mazlum Abdi sözcülüğünde buna ne kadar muvaffak olunur, bu başka bir soru ama Öcalan Suriye’nin veya Kürtlerin herhangi bir kesiminin bölgedeki egemen güçlerden soyutlanarak çözüme gitmesi durumunda aynı güçlerin Kürtleri kullanışlı bir nesneye dönüştüreceğini, bununda bir tür “Gazzeleşme”ye yol açacağına dikkat çektiği de belirtiliyor.
Öcalan’ın bu “Demokratik Entegrasyon” tezinin HTŞ gibi cihadist bir yapıyla ne kadar müzakere edilebileceği ve başarılı olacağı tabiiki tartışılır ama Öcalan’ın bu kamuoyundan şimdiye kadar gizlenen yeni olmayan yeni çıkışı, yine yeni olmayan bir tartışmanın ana gündemini oluşturacak gibi görünüyor.
Unutmamak gerekir ki bu aynı zamanda Suriye için düşüncelerde şimdiye kadar yer etmiş, onun da gerçekleşme şansı tam belli olmayan, iki tümen üç tugaylı özerk Kürdistan çözümünü dışlayan da bir çözüm önerisidir. Çünkü Öcalan’ın, “QSD’nin (SDG) statüsünün geçici askeri dengelere bırakılamayacağını, bölgenin yeni bir Ortadoğu projesiyle yeniden dizayn edildiğini ve demokratik çözümün tek kalıcı yol olduğunu” ifade ettiği belirtilmektedir.
Tutanak boyunca Öcalan’ın, demokratik çözümün tek kalıcı yol olduğunu özellikle vurguladığı; ne askeri yöntemlerin ne de ulus-devletçi projelerin kalıcı çözüm üretebileceği, asıl çözümün demokratik toplum, yerel demokrasi ve güçlü sivil toplum yapılanmalarıyla mümkün olacağına dikkat çektiği belirtiliyor.
Öcalan’ın çok daha önceleri de kaleme aldığı “Demokratik Cumhuriyet”, Konfederal yapılar içerisinde yerel birimlerin güçlü ve özerk temsili gibi demokratik programları yukarıda yer alan çözüm önerileriyle örtüşebilir pekala. Ama…
Ama bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye’den Suriye’ye, ABD’den İsrail’e, İsrail’den İran’a… Bu tartışmanın asgari bir uyum içerisinde ortak bir terminolojisi olması gerekmiyor mu? Gerekiyor ama yukarıda saydığımız ülkelerin hepsi buna çook uzak!
An itibariyle Kürt şehirlerini abluka altına alan, yüzbinlerce insanın hayatını tehdit eden tam da bu gerici, anti-demokratik, Öcalan’ın bahsettiği o meshepçi, ulus devletçi, kendi toplumsal barışını gerçekleştirememiş, kafa kesen, kendisinden olmayana zulüm eden, kadın ve çocuk düşmanı o cebarrut devletler değil mi? Evet onlar.
Belki de tam da bu yüzden iki-üç gün içerisinde tekrar alevlenen, sosyalistiyle ulusalcısıyla, dostuyla düşmanıyla herkesin malumu bu tartışmayı bir daha yapmak kaçınılmaz olacak.
Belki de sadece bu yolla, Sümer rahip devletinden kalma valilik ve kaymakamlık gibi merkezi devletin vilayetlere uzanan bir sopası olmaktan başka bir şey olmayan ilkel idari yapıların tasfiye edildiği, yerel siyasi birimlerin tamamen halkın denetimine ve yönetimine bırakıldığı, hem kerameti hem sefaleti efsanede-mitde-şeyhte değil, kendinde ve yaşadığı gerçek toplumda arayan eşitlikçi ve adil toplum inşası, demokratik çözüm yollarıyla bina edilebilir gerçekten.
Ama bundan önce cihadist kuşatmanın kırılması ve geri püskürtülmesi, demokratik çözüm mücadelesinde bütün enerjinin Rojava’ya, öz savunma hatlarına akması gerekiyor. Biri olmadan diğeri hiç olmaz. ABD, İsrail ve Avrupa işbirlikçisi cihadist çeteler yenilmeden Orta Doğu’da hiç bir şey olmaz.
Hamburg, 26.01.2026




Yorumlar